Yazarlar
Döviz Kurları
Muhalefetin gözünden kaçan hayati bir konu
Muhalefetin gözünden kaçan hayati bir konu
10 Haziran 2018 16:29
Font1 Font2 Font3 Font4
Bu Haberi Yazdır

Yazı yazmaya seçimden sonra başlamayı düşünüyordum.
Fakat muhalefetin gözden kaçırdığı bir durum var. Buna dikkat çekme gereği duydum.

Daha önce, birçok programda ve sosyal medya hesaplarımdan dikkat çekmeye çalıştım ama sanırım tam anlaşılmadı.

O nedenle vurgulamaya çalıştığım durumun daha net anlaşılması için ayrıntılı yazayım.

Bu seçim her ne kadar cumhurbaşkanlığı seçimi gibi görülse de esasında cumhurbaşkanlığı seçimi değil.

Çünkü bir tarafta ‘tek adam rejimi’ tesis etmeye çalışan bir iktidar var, diğer tarafta ülkeyi yıkıma sürükleyecek tek adam rejiminin kurulmasını engellemeye çalışan muhalefet var.

Hal buyken muhalefetin özellikle de Meral Akşener’in “Ben cumhurbaşkanı olacağım” diyerek bu seçimi cumhurbaşkanlığı seçimine dönüştürmesi pek sağlıklı bir durum değil.

Bu yaklaşım hem iktidarın ekmeğine yağ sürüyor hem de demokrasi mücadelesinde onarılmaz bir yara açıyor.

Neden mi?

Anlatayım.

Cumhurbaşkanlığı seçimi demokratik bir eylemdir. Demokrasinin işlediği ülkelerde yapılır.

Yani adaylar toplumun önüne eşit şartlarda çıkar, yapacaklarını anlatır ve halkın iyi olanı seçmesini bekler.

Seçim sonucunun meşru olması için şartlar, imkanlar bütün adaylar için eşit olmalıdır.

Bağımsız medya olmalıdır. Bağımsız yargı olmalıdır. Parası, askeri, yargısı ve medyasıyla devlet imkanları bir partinin, adayın yararına kullanılmamalıdır.

Sandık güvenliğinin olmadığı, devlet imkanlarının bütünüyle bir partinin lehine kullanıldığı, muhalif adayların topluma ulaşacak medya imkanlarının olmadığı, bağımsız yargının olmadığı, iç savaş çığırtkanlığının yapıldığı, OHAL şartlarında bir seçim demokratik bir seçim olmaz, olamaz.

Böyle bir seçimin sonucu da meşru olmaz.

Düşünün ki seçim sonucunu duyuracak ne bir bağımsız medya organı var ne de ajans.

İktidar hangi bilgiyi, sonucu verecekse ona inanmaktan başka seçeneğimiz yok.

Tablo buyken demokratik bir seçim yapıyoruz, cumhurbaşkanı seçiyoruz havası vermek…

Bu minvalde edilen sözler, yaratılan hava, oluşturulan algı tüm bunların toplumun psikolojisinde yarattığı rahatlama… Bu yaklaşımın Türkiye’nin aleyhine olduğunu görmemiz gerek.

Üstelik bu yaklaşımın seçimlerden sonra muhalefeti söz söyleyemez hale getireceği de ortada.

Tamam kazanacağına inanmak, bu umudu paylaşmak elbette önemli.

Fakat küçük bir ihtimal de olsa kaybetmeyi ve sonrasını hesaba katarak bir yaklaşım geliştirmek gerekmez mi?

Şöyle düşünün: Zarların hileli olduğunu bildiğiniz bir oyuna “Bu şartlarda ben kazanırım” diyerek giriyorsunuz. Fakat sonunda kaybettiğinizde topluma ne diyeceksiniz? Ne diyeceğiz?

“Zarlar hileliydi o yüzden kaybettim” demek ne kadar etkili, inandırıcı, geçerli bir savunma olur?

Bunları düşünmemiz gerekmiyor mu?

Diğer taraftan hileli zarları kabul edip seçimi bir yarışa, bir cumhurbaşkanlığı seçimine dönüştürmek zarları hileli yapanın muhtemel kazanımını meşrulaştırıcı hale getirmez mi?

Peki ne öneriyorum?

Seçimlere girilmesin mi? Boykot mu edilsin?

Elbette hayır.

Dediğim şu: İktidar yıllardır adım adım uyguladığı politikalarla ülkeyi gasp etti. Demokratik seçim şartlarını yok etti.

Bu gaspını da sadece kendisine yarayacak bir baskın seçim kararıyla 24 Haziran’da topluma onaylatmak istiyor.

Biliyoruz ki onay alırsa kafasına koyduğu tek adam rejimini bütünüyle uygulamaya koyacak.

Bu rejim; kurumların olmadığı, bütün bir ülkenin kaderinin tek bir kişinin iki dudağının arasına teslim edildiği, bağımsız yargının, bağımsız medyanın, güçlü bir parlamentonun olmadığı tek adam rejimi olacağını artık herkes biliyor.

Böyle rejimlere teslim olmuş ülkelerin yaşadığı son ortada.

Dünyada tek adam rejimiyle yönetilen, refaha kavuşmuş, yaşanabilir tek bir ülke neredeyse yok.

Muhalefetin amacı da bu gidişatı durdurmak.

O nedenle mesele Tayyip Erdoğan’ın, veyahut diğer adayların cumhurbaşkanı olup olmama meselesi değil, ülkenin çöküşe sürüklenmesini önleme çabası olduğuna vurgu yapmak gerekiyor.

Yani ülke büyük bir sorunla karşı karşıyayken kimin vekil, kimin cumhurbaşkanı olduğu hangi partinin kazandığı, hangi partinin yükseldiği meselesi anlamını yitiriyor.

Normal bir seçim yapılabilirmiş, medyanın olmadığı halkın gerçekleri öğrenemediği bir ortamda cumhurbaşkanlığı seçimi yapılırmış havası yaymak pek doğru bir yaklaşım gibi gelmiyor bana.

O nedenle bunun bir cumhurbaşkanlığı seçimi değil ülkenin kader seçimi, mücadelesi olduğu algısını toplumun zihnine nakşetmek gerekiyor.

Bu yaklaşımı zorunlu kılan iki neden var.

Birincisi: Erdoğan’ın bütün dünyaya sanki adil seçim şartları varmış gibi “bakın 5 adayla yarıştım ve ben kazandım” demesinin ve oradan bir meşruiyet almasının önüne geçilecek.

Çünkü bu seçimin demokratik bir meşruiyeti yok.

Zarları hileli yapan iktidar kazanırsa gaspı onaylatmış olacak.

Bütün engellemelere, baskılara, antidemokratik uygulamalara, hileli zarlara rağmen muhalefet kazanırsa bu gaspı önleyip, toplumun yeniden söz sahibi olmasının yolunu açacak.

İkinci nedeni ise 24 Haziran veyahut 8 Temmuz’da muhalefet kazanırsa tamam, ama olur da Erdoğan kazanırsa yaratacağı yenilmişlik duygusunu hesaba katmak gerekiyor.

Hileli zaferin yaratacağı psikolojik yıkımın demokrasi mücadelesine büyük zarar vereceğini şimdiden hesaba katmak ve buna göre tutum belirlemek gerekiyor.

Erdoğan kazansa da direnci diri tutmak, demokrasi mücadelesinden vazgeçmemek, bu mücadeleyi sürdürecek enerjiyi oluşturmak için bunun bir iktidar değil uzun süreli yaşam mücadelesi olduğuna şimdiden vurgu yapmak gerekiyor.

Tekrar edeyim: Bu bir demokrasi mücadelesidir, iktidar mücadelesi değil.

Huzurlu bir yaşam mücadelesidir, makam mücadelesi değil.

O nedenle sözler, eylemler, yaklaşımlar bu gerçeği topluma gösterecek içerikte olmalı.

Evet bu seçim çok önemli.

Ülkemizin kader seçimi.

Geleceğimizin, yaşamımızın, çocuklarımızın kaderinin şekilleneceği önemli bir kilometre taşı.

O nedenle bu seçimde elbette elimizden geleni hatta daha fazlasını yapacağız, yapmalıyız.

Ama unutmamak gerekiyor ki her ne yapıyorsak toplumsal psikolojiyi yönetmek de gerekiyor.

Özetle: Bu seçimi cumhurbaşkanlığı seçimine dönüştürmek bu şartlar altında “İlla ben cumhurbaşkanı olacağım” gibi çocukça heveslere kapılmak durumun vahametini kavrayamamak, Tayyip Erdoğan’ın muhtemel zaferine meşruiyet kazandırmak demektir.

Bu seçimi bir cumhurbaşkanlığı seçimi görmek, göstermek farkında olmadan, toplumun bu antidemokratik ortamı kanıksamasına yol açar.

“Peki cumhurbaşkanlığı seçimi değilse o zaman sen ne diye aday olmaya yeltendin?” sorularınızı duyar gibiyim.

Tam da bunu söylüyorum. Cumhurbaşkanlığı seçimi olsaydı böyle bir şeye kalkışmazdım.

Partili adayların bile topluma ulaşma imkanı bulamadığı bir dönemde benimkisi de çocukça bir hevesle cumhurbaşkanlığına aday olmak değil bu mücadelede kendimce bir sorumluluk üstlenme çabasıydı.

Çünkü hepimizin ülkenin geleceği için sorumluluk alması gereken bir dönemdeyiz.

LEVENT GÜLTEKİN


Yorumlar



İlgili Haberler